Onu ilk tanıdığımda, bozuk, hurda bilgisayarımın sağlam hard diskini sökmüş, son aynam olan kibrit kutusu büyüklüğündeki aynamı da kırmış olduğumdan, açtığım hard diskin aynasında, jiletim de kalmamış olduğu için en sona kalmış, sıfır maket bıçağımla traş olmaya çalışıyordum. Bilgisayarım öylesine hurda ve içler acısı idiydi ki evime gelen haciz memurları, sanki domuz gribi mikrobuymuş gibi ondan uzak dururlardı. O sabah yine erkenden bir iş bulmak için sokaklarda geceye kadar didinecektim ki birden kapımın zili çaldı. Kriz teğet geçmişti de ben çemberin içindeki mutlu azınlıktan değil de dışındaki yoksul çoğunluktan olduğum için, varlıklı azınlığın çemberine teğet geçen kriz, çemberin dışındaki çemberde olan beni ok gibi delip ya da pala gibi ikiye bölüp geçmişti. Ben özgür günlere başlayabilme savaşımın siperlerini kazmaya çalışırken, birden üstüme atılan bu el bombasına ve makineli tüfek yaylım ateşine doğal ki biraz homurdanarak yanıt verdim. Kapıyı açtım ama kimse yoktu. Sabahın yedisinde kim olabilirdi ki gerçekte. Alacaklılarımın baş vuruları için zaman çok erkendi henüz. Haciz memurları için de mesai başlamadığı için özgürlüğüm, mesai saatinin başlamasından, yaklaşık iki saat sonrasına kadar güvence altındaydı, çünkü gelmek isterlerse, gelmeleri iki saati bulurdu. Ben, açık daire kapımın önünde şaşkınlık ve öfke ile bakınırken, birden, açık ayaklarımın arasından bir ağlama sesi yükseldi: Ingaaa, ıngaaa! Bir de ne göreyim: Ayaklarımın arasında, bir kundağa sarılıp bir kibrit kutusundan beşiğe konulmuş küçücükten de küçücük bir fare yavrusu! Kundağına da bir yazı iğnelenmiş: ‘’Evlilik dışı ilişkimden oluşmuş bu yavruma lütfen bakın; ben bakamam, ailem duyarsa beni öldürür.’’ Haydaa, bir bu eksikti! Benim kapı da posta merkezine dönmüştü: altı ay önce, bir köpek, eniğini; sonra ki ay bir kedi, eniğini; sonra ki ay bir muhabbet kuşu, yavrusunu; sonraki ay bir insan, yaşlı annesini bırakmıştı. Sonraki ay ile anlatmak istediğim aylar, sözünü ettiğim altı aydan, bu yana doğru ki aylar, sonraya doğru aylar değil yani, yanlış anlaşılmasın. Başkalarının doğurduklarına bakmaya alışkındım yani anlayacağınız, bir süredir. Gerçekte, kendi doğurduklarıma da bakmaya alışkındım doğduğumdan beri yani beni oluşturan her hücreye; kemik hücresinden, kan hücresine kadar, sayısız hücreye baktım ve bakıyorum varlığımdaki. Yani ben erkeğim, kadın falan değil; yanlış anlamayın. Erkek, kadın her insanın varlığı; her gün sayısız hücrenin doğduğu bir doğumluk ve her gün yine sayısız hücrenin öldüğü bir mezarlık gibidir… Ah, bakmadığım, bir farem eksikti… Gerçekte onu içeri almayacaktım ama gerçekten de çok sevimliydi. Fareler öldürülmek içindir, beslenmek için değil çünkü. Yani aldım… Annesiz kalmıştı bari babasız kalmasındı zavallı yavrucuk… Köpeği, köpek bakım evine; kediyi, kedi bakım evine; muhabbet kuşunu, komşuya; yaşlı kadını, insan bakım evine vermiştim ama ne yazık ki ülkede, fare bakım evi yoktu. Komşulara da veremezdim. Yani ortada iki seçenek vardı: Ona ya kediler bakacaktı afiyetle ya da ben afiyetsiz.… Kedilere düşmanlığı seçtim… Ama sonradan, kedilere dostluğu seçmediğime çok pişman olduğum anlar da olmadı değil. Çok sevimli bir fareydi ama çok da şeydi… Yani çekilmez. Yani ben henüz bir fare eniğine bakabilecek eğitime ve deneyime sahip değildim. Üstelik erkektim, ne anlarım bebek, çocuk bakmaktan. Üstelik zeka katsayısı, Einstein düzeyinde olacak bir fare bebeğine. Başıma büyük bir sorun aldığımı, farem, ergen olduğunda anladım ama artık birbirimize de çok ısınmıştık. Yani kaynanası olmak gibi bir şeydi bu…Evet evet, kaynana. Bu fare de benim kaynanamdı. Gelini bulamadan, kaynanamı bulmuştum. İşte bu öykü, bu fare ile benim aramdaki yaşamın öyküsüdür. İnanılmaz ama gerçek işte.
(Bu bölüm; Sevimli Fare adlı romanımdan alındı.)
Necdet Gürçiftçi
(Bir Türk bilgesi)
2010-mart
26 Şubat 2010 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder